Türkçe

Çokkültürlülük ve Dağlık Karabağ’ın işgali

08.10.2014 | 12:00

10715969_646331178813702_223626752_n2 ekim’de Azerbaycan’ın başkentinde IV Bakü Uluslararası İnsani Forumu kendi işine başladı. Artık geleneğe dönüşen Forumun amacı dünya birliğinin ilgisini çeken konularda diyalog ve müzakereleri sağlamaktır.

 
Bilindiği gibi, II Dünya Savaşı sonrasında insanlığın güvenliğini, sabit gelişimini sağlamak amacıyla evrensel değerler temelinde yeni uluslararası ilişkiler sistemi oluşturuldu.Oluşturulan yeni sistemin temelinde eşitlik, uluslararası anlaşmazlıkların barış yoluyla çözülmesi, bir ülkenin diğer ülkeye güç uygulamasından vazgeçmesi, devletlerin içişlerine karışmama, insanların temel hak ve özgürlüklerine saygı, aynı zamanda, eşit işbirliği gibi ilkeler duruyordu. Fakat yaklaşık son on yılda bu prensiplerin kaba şekilde bozulması sonucu uluslararası ilişkilerde karşılıklı güvenin azalması ve uluslararası işbirliğinde sarsıcı olayların gerçekleşmesi görülmektedir.

 

 
Uluslararası hukukun çok zaman onu oluşturan temel güçler tarafından bozulması, belli siyasi merkezlerin çıkarlarını küresel ve beşeri menafeleri kurban vermekle sağlamak girişimlerinin önünü almalı olan mekanizmaların etkin olmaması uluslararası ilişkilerde güven krizinin belirgin belirtileridir.

 
Biz bağımsız ve hoşgörülü bir ülke olarak şu anda 20 yıldan fazladır devam eden Dağlık Karabağ ve çevre bölgelerin işgali ile sonuçlanan Ermenistan’ın saldırgan politikası ile yüz yüzeyiz. Bu yıllar içinde uluslararası hukukun başarısızlığını daha çok görüyoruz.
Bu konuya yaklaşımda tarihe istinat önemlidir. Öyle ki, İslam Kafkasya’da yayılınca tektanrılı dinlere kulluk edenleri zorla müslümanlaştırmak onun temel ilkelerine aykırı olduğundan Arap işgalleri döneminde Albaniya’nın Hıristiyan nüfusu İslam’ın kapsamı dışında kaldı. Bu süreç sonucunda ülkede dini ayrılık yaşandı, nüfus iki gruba bölündü: birinci gruba tüm ülke topraklarına yayılmış ve çoğunluğu oluşturan müslüman türk nüfus, ikinci gruba ise genellikle Albaniya’nın kuzeyindeki batı bölgelerinde yaşayan Hıristiyan nüfus dahil oldu. Bu da Ermeni ve Gürcü kiliselerinin Hıristiyan-Alban ahaliyi kendi dini-siyasi ve etnik etki alanlarına salmak için mücadeleyi güçlendirdi. Böylece, Azerbaycan İslam’la Hıristiyanlık arasındaki en keskin çatışma meydanına dönüştü. Ermeni ve Gürcü feodallarının Azerbaycan’a karşı toprak iddiaları dönemi başladı. Onların yürüttüğü siyasetin mahiyetinde Hıristiyan Albanları Ermeni ve Gürcü kiliselerinin etkisi altına düşürmek, sonra ermenileşdirmek ve gürcüleşdirmek, daha sonra ise yaşadıkları Azerbaycan topraklarına sahiplenmek. Bu menfur siyaset uzun asırlar devam edip, onun sonuçları şimdi bile etkisini korumaktadır.

 
Ermeni separatizminin teorisiyenleri her imkandan yararlanarak, Batıya ve Rusya’ya böyle bir efsane telkin etmeye çalışıyorlardı ki, güya Azerbaycan’dan “İslam tehlikesi” bekleniyor. Azerbaycan-Ermenistan sorunu dini zeminde oluşmasa da, Ermenistan’ın dini lideri I Vazgen pratik olarak bölücü hareketi kışkırtan kişilerden biri olmuştur. Bugün Karabağ sorunu artık uluslararası düzendedir ve aslında çözümü meselesi Hıristiyan devletlerinin tekeline alınmıştır. Şu anda Hıristiyan ülkeleri Ermenistan’ın çıkarlarına hizmet etmeyen kararlar vermekte zorlanırlar. Bazıları ise Rusya ve Fransa gibi açık destek göstermektedirler. Bunu Amerikalı araştırmacı Semyuel Uimz “Ermenistan: Terörist” Hıristiyan “ülkenin gizemleri” kitabında açık yazıyor. O yazıyor ki, son 200 yılın tarihi sayfalarını çevirdiğinde bir daha anlaşılıyor ki, Azerbaycan’ın, Türkiye’nin başına gelen felaketlerde Ermeni-Gregoryen Kilisesi özel rol oynamıştır. Birinci Petrodan başlayarak Rus çarlarına yaltaklanan Ermeni papazları Azerbaycan’ın başına gelen faciaların en büyük müellifidir. Hatırlatalım ki, 1918 yılında Bakü’de, Şamahı’da, Lənkəranda, Güney Azerbaycan’da yüz binlerce soydaşımızı mahveden Ermeni terör çetelerinin ilhamvericisi Gregoryen papazlardı. Sovyet döneminde “Büyük Ermenistan” düşüncesinin yuvası, Azerbaycanlılara karşı provokasyonların, katliamların, işgalin planlandığı yer işte Eçmiedzin Kilisesi idi. Grigoryan Kilisesi “Asala”, “Krunk” gibi terör örgütlerini yöneltiyordu. Hoşgörü, diğer dinlere dayanıklı tutum kavramlarından çok uzak olan Ermeni Kilisesi her zaman bu olumsuz karakterini göstermektedir. 1988 yılında “miatsum” (Ermenistan’a birleşme) sloganlarıyla başlayan Azerbaycan’a karşı işgalci-bölücü hareketinin başında Ermeni Kilisesi geliyordu. Ayrıca, Dağlık Karabağ’ın ve diğer 7 ilimizin işgalini yönelten Ermeni Kilisesi Ermenistan’daki siyasi işlemlerin düzenlenmesinde şimdi de önemli bir rol oynuyor. Buna rağmen, Ermenistan’a rağbeti olan bazı yazarlar Hıristiyan devletlerin ve radikal (mutaassıp) Hıristiyan lobilerinin dikkatlerini çekmek için sorunu Hıristiyan ve Müslüman devletler arasındaki sorun olarak tanımlamaya çalışıyorlar. Onlar Ermenistan’ı Müslüman fazlalığından oluşan İran, Türkiye ve Azerbaycan devletlerinin arasında bulunan Hıristiyan ülkesi olarak nitelendiriyorlar. Çatışma üzere görüşmelerde arabuluculuk misyonunu taşıyan AGİT eşbaşkanları de Ermenistan’a karşı ciddi ve sert bir tutum ortaya koymaya çaba göstermiyorlar.

 

 
Ben bunu eşbaşkanların korkaklığı ile birlikte, onlardaki Hıristiyan mutaassıplığı gibi de değerlendiriyorum. İlginçtir ki, sorunun çözümü için aracılık eden ve bu yıllar boyunca hiçbir şeye nail olmayan, sorunun çözümünü her yıl uzatan AGİT, saldırgan Ermenistan’ı işgale maruz koyduğu bölgelerden çekilmeye çağırmak yerine, neden Azerbaycan’a karşı sert talepler ileri sürüyor? “Tarihte ilk kez Hıristiyan Ermeniler Müslüman Türkler tarafından soykırıma maruz kalmışlardır” şeklinde propagandalara geniş yer ayırmaktadırlar. Düzmece Ermeni soykırımının her yıl uluslararası arenada dünya ülkelerinin parlamentolarının gündemine getirilmesi ve tartışılması işte bu yüzdendir. Azerbaycan da Türk ve İslam dünyasının bir parçası olduğuna göre, Ermenistan-Azerbaycan sorununda odak ve destek Ermenistan’a verilmektedir. İşin içine Hıristiyan kardeşliği ve mutaassıplığı girdiğine göre, bu devletlerle Ermenistan arasındaki mesafe azalmakta ve birlikte çalışa bilmektedirler. Bu da yukarıda da belirtildiği gibi, Azerbaycan, özellikle de Türklük üzerindeki uluslararası baskıları artırmaktadır. Eğer münakaşada Azerbaycan lehine kararlar alınırsa veya Ermenistan’a baskılar gösterilirse, o zaman “Ermeni kartı” kısmen de olsa engellenebilir ve “günahlardan arınma metodolojisi” iflas edebilir. Yani din faktörü sırf Hıristiyan Ermenilere gösterilen rağbetten değil, daha çok kendilerinin günah duygularından ve ebedi lekeden kurtulmak prensiplerinden kaynaklanıyor.

 
Tarihe göz attığımızda görürüz ki, bir çok savaşlar sırasında herhangi devletlerin toprakları işgal olunsa da, bu alanlarda yaşayan insanların büyük çoğunluğu yerleşim yerlerini terk etmemişlerdir. Hatta faşistler de II Dünya Savaşı’nda işgal edilen bölgelerde modern tabiriyle, uluslararası insani hukuk kurallarına riayet ediyorlardı. Keşmir meselesine bakarsanız, orada çeşitli dini tarikatların, milletlerin temsilcilerinin ortak yaşam imkanlarından yararlandıklarını görürüz. Ama gelin Ermenistan’ın işgal politikasına bakalım. Batı Azerbaycan topraklarından 200 bin soydaşımız kovuldu, evleri yağmalandı, bu insanlar fiziksel ve manevi baskılara maruz kaldılar. Dağlık Karabağ ve çevre bölgelerde yaşayan 800 bine yakın kişi zor gücüne, ölümden dönerek mecburen yaşadıkları toprakları terk etme zorunda kaldı.

 
Bugün biz bu düğümün, topraklarımızın işgaline yol açan tecavüzün giderilmesi yollarını arıyoruz. Maalesef, arabuluculuk misyonu adı altında bazı devletler kendi çıkarlarına uygun siyaset yürütüyorlar. Rusya ve ABD ilişkileri Kafkasya’da barışın elde edilmesini engellemektedir. Zira Moskova bir öneride bulunduğunda Washington orada kendi çıkarlarının tehlike altında olduğunu görür ve süreci engellemeye çalışıyor. Ya da tam tersi. Fransa’da ise geleneksel olarak Ermenilerin tutumu çok güçlüdür. Böyle bir karmaşık koşullar altında barış veya savaş seçimi de zordur. Biz barış istiyoruz.

 

 
Bzejinskinin “Avrasya’nın Balkanları” olarak değerlendirdiği Güney Kafkasya, yirminci yüzyılın sonlarından itibaren bölge ve dünya gücü olmak isteyen devletlerin mücadele meydanı oldu. Karadeniz ve Hazar Denizi arasında yer alan bu bölge güney-kuzey ve batı-doğu enerji ve ulaşım hatlarının kesişmesi ve Hazar havzası enerji kaynaklarına sahip olması açısından büyük önem arz etmektedir. Burada yaşayan halklar dillerine göre 3 gruba ayrılır: Türk halkları – azerbaycanlılar, karaçaylar, balkarlar, kumıklar, nogaylar, gumuglar; Hint Avrupa halkları – ermeniler, tatlar, dağ yahudileri, talışlar, osetler ve ruslar; Kafkasdilli halklar – abhazlar, adıgeyler, çerkesler, kabardinler, çeçenler, inguşlar, lezgiler, avarlar, darginler, vernikler, gürcüler ve diğerleri. İslam (Şiilik ve Sünnilik) ve Hıristiyan dinleri temel dinlerdir. Yahudilik dininin temsilcileri de mevcuttur. Bölgedeki etnik çatışmalar, güvenlik sorunları ve işbirliği imkanları değerlendirilirken ilk olarak burada dini meseleye ciddi yaklaşmak gerekir. Belli ki, Kafkasya’da en fazla takibe maruz kalan din İslam’dır. Burada uzun zamandan beri yaşanan çatışmalarda ciddi direnişciler islam dininin taşıyıcıları olmuşlar. Hıristiyanlar tarihen daha çok anlaşan ve müzakerelere giden olsalar da, müslümanlar hakları ve toprakları uğruna yıllardır mücadele veriyor. Belli ki, Batı devletlerinin bölge ülkelerinde, özellikle de Azerbaycan ve Gürcistan’da iç siyasi olayları etkilemek için müdahaleleri devam ediyor. Bu zaman ise onlar dini faktörden yararlanmaya çalışıyorlar.

 

Gürcistan ve Azerbaycan’da etnik renklilik ve dini inanç özgürlüğünü biz Ermenistan’da göremeyiz. Ermeniler yıllardır Gürcü ve Azerbaycanlılara karşı toprak iddiası ileri sürmekle birlikte kendilerini Hıristiyan dinin bambaşka grubu sayar ve daha çok “çilekeş” imajı oluşturmaya gayret ediyorlar. Söz konusu görüşe göre de ihtilaf ve tartışma tarihine sahip olan bu bölgede 50’den fazla etnik grubun olması (bu, kısmen Sovyet döneminde yürütülen etnik siyasetin sonucudur) Kafkasya’da güvenlik durumu hayli karışık. Fakat ne yazık ki, önde gelen ülkeler pragmatik fikirlerini hayata geçirmek için “Parçala ve hüküm sür!” geleneksel politikası uygularlar. Bu politikanın sonucu olarak Azerbaycan’ın ve Gürcistan’ın yüzde 20 toprakları işgal edilmiştir. Rusya Ermenistan’da kendisinin önemsiz askeri kuvvetlerini koruyarak bölgenin jeopolitik durumunu kontrol etmek istiyor. Böyle bir ortamda dini ve milli hoşgörünün sağlanmasının zor olduğunu söyleyen güçler de haklılar.

 
Son olarak belirtelim ki, çokkültürlülük Azerbaycan’da devlet politikasıdır. Aynı zamanda, çokkültürlülük Azerbaycan’da yaşam tarzıdır. Biz günlük hayatımızda bu ilkeler temelinde faaliyet gösteriyoruz. Bu ilkeler toplumun mutlak çoğunluğu tarafından destekleniyor, savunma yapılıyor. XXI yüzyılda çokkültürlülüğe alternatif yoktur. XXI yüzyılda, ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, İslamafobi gibi sevimsiz bakışlara umursamazlık tehlikeli komplikasyonlara neden olabilir. Bu yüzden multikültürlü toplumların oluşumu, bu fikirlerin yayılması her sorumlu siyasetçinin, sosyal militanın faaliyetinin bir parçası olmalıdır.

 

 
Zaur Aliyev
Siyaset bilimi Doktoru

 

“KarabakhİNFO.com”

 

 

08.10.2014 12:00

Yorum yaz:

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*