Türkçe

“Hocalı katliamı: Hayatımın en korkunç çekimi…”

18.04.2013 | 14:08

   kisi Seyidağa Mövsümlü …..      Azerbaycan’ın tanınan televizyon operatörlerindendir. Kendisi Umumittifak Devlet TV ve Radyo Enstitüsü’nün teleoperatör bölümünden mezundur. Azerbaycan Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı Enformasyon Analitik Mer­kezi’nde çalıştı. Karabağ savaşında Hocalı dahil, birçok çatışma bölgelerinde çekimler yaptı. Ancak yıllar geçmesine rağmen, yer aldığı çekimler arasında Hocalı soykırı­mını yansıtan kareleri hâlâ unutamıyor.

1992 yılında yaşanan Hocalı soykırı­mını kayda alan Azerbaycanlı operatörlerden biri gibi insanı üşendiren manzaralara tanık olmuş, o anları hatırladıkça genç muhabirlerle sohbetlerinde sık sık “Hocalı Soykırımı hayatımın en zor günüydü. Operatör olaraksa en vahim çekimi idi. Bir daha böyle görüntüleri çekmek istemiyorum…” diyor, gözleri yaşla doluyor. O günlerde ya­şadığı stres ve üzüntüler, olayın şok etkisi sağlığını kötü etkilemiş. Yakalandığı şeker hastalığı da Hocalı’nın işgalinin geride bıraktığı sonuçlardandır…

 

–       Seyidağa bey, siz Hocalı’nın işgali haberi yayıldıktan sonra hemen bölgeye yol­ alan gazetecilerden biriydiniz. Nelere tanık oldunuz?

 

–      Ben artık saat 12–de Ağdam`daydım. Orda korkunç sahnenin tanığı oldum. Çevrede kendi evlerinden kovulmuş, işkencelere maruz kalmış yaralı insanlar vardı. Ben hemen çekimlere başladım. Aynı zamanda haber aldık ki, Hocalı yolu cesetlerle doludur. Bu haberin doğru olup olmadığını kontrol etmek için Ağdam gönüllü taborunun komutanı Allahverdi Bağırov`dan rica ettim ki, o yerde çekim yapmak için bana yardım etsin. Komutansa bu arazinin Ermenilerin kontrö­lünde olduğunu söyledi. Benim ısrarlı ricalarımdan sonra ancak bir yolun olduğunu söyledi, karşı taraf – Ermeni tarafıyla ilişki kurmaya kalkıştı. O, Ermeni askeri birliklerinin komutanı Vitalikle radyo bağlantı kurdu. İlk başta çekimlere izin verilmedi. Durumun böyle olduğunu gördükte Allahverdi Bağırov`un: “böyle anlaşılıyor ki, bu katliamda sizin bizzat eliniz var!?” söylemesi durumu değişti. Ermeni komutanı kitlesel katliamdan Hankenti’nde (Stepanakert) bulunan Rusya Silahlı Kuvvetlerinin 366. Alayının suçlu olduğunu söyledi, kendi alayınınsa onları izlediğini ekledi. Nihayet çekim izni alındı. Benimle beraber cesetleri çıkartmak için iki Azerbaycanlı savaşçı da gitti. Bana iki Ermeni askeri de eşlik ediyordu. Biz Askeran yönüne de gittik. Yerleşim biriminin girişinde köprünün altında ve üstünde işkence edilmiş, katledilmiş sivil halkın cesetleri vardı.

 

–        Peki, bu manzarayı bandın hafızasına aktarabildiniz mi?

 

–     Ben hayatımda ilk defa böyle bir facianın tanığı oluyordum. Çevre ihtiyar, kadın ve çocuk cesetleriyle doluydu. O zamana kadar ben bu tür kareleri sadece filmlerde ve televizyon belgesellerinde görmüştüm. Ağdam taborunun askerleri cesetleri topluyor, gördükleri manzaraya dayanamayıp ağlıyorlardı. Bu kareleri kameranın hafızasına aktarmıştım. Ben gördüğüm herşeyi kaydetmeğe devam ediyor, o anın sorumluluğunu da idrak ediyordum. İdrak ediyordum ki, ikinci duble çekmek imkanım olmayacaktır. Açıkçası, hem de görevimi yaparken bir Azerbaycanlı olarak Ermeni askerleri önünde zaafımı, üzüntümü belli etmek istemiyordum.

 

–       Tabii ki, bir gazeteci gibi kendi vatanında yaşanan savaşı, katledilmiş soydaşlarının faciasını aydınlatmak insanı acıtıyor…

 

–     Tabii ki, o anlar gördüklerimin hepsi beni çok kötü etkiliyordu, kendi soydaş­larını çirkin hale düşürülmüş durumda görmek insanın aklını başından alır. Çekim zamanı dostum, Hocalı’nın kahraman oğlu Elif Hacıyev`in cesedine rastladım. Aynı anda ne düşüneceğimi, ne diyeceğimi bilmiyordum. Dilim lal olmuştu…

 

–       Peki, bölgede çekim yapan ayrı gazeteciler de var mıydı?

 

–     Kültür Evinin yanındaki cesetleri çekerken bizim taraftan helikopterin yak­laştığını gördüm. İçinde gazeteciler vardı. Fakat pilot iniş yapmağa yanaşmıyordıu. Korkuyordu belli ki. Helikopterdeki yabancı muhabirlerin ısraiyle nihayet helikopter iniş yaptı. Tam çekime başlıyorlardı ki, Ermeniler ateş açtı. Helikopter hemen göğe kalktı. Yerde kamerası ile tek bir kişi kaldı. O, tüm tehlikeye rağmen, çekimlere devam etti. Daha sonra öğrendim ki, hayatını riske atan bu genç operatör gazeteci Cengiz Mustafayevmiş. Daha sonra helikopterlerden birisi gelip onu götürdü.

 

–      Orada gördüklerinizin hepsini kayda alabildiniz mi?

 

–      Maalesef yok. Askeran köprüsünün üzerinde başları kesilmiş yaklaşık 30 Azerbaycan askerinin ceseti vardı. Onları çekmeye izin vermediler. Öyle bir durumdaydım ki, kendimi ele alamıyordum. Koruma görevlisi orda çekim yapılmasını yasakladı.

 

–        Peki, Ağdam`a döndüğünüzde neler oldu?

 

–      Ağdam`a sığınmış ve o gece şans eseri sağ salim kurtulmuş Hocalı sakinleri getirilen cesetler arasında kendi yakınlarını arıyorlardı. Bu görüntüleri çekmek oldukça güçtü. Ağdam Camii`ne getirilen cesetlere bakmak mümkün değildi, onlar arasında bir tek sağ salim ceset yoktu; gözleri oyulmuş, derisi soyulmuş, dişleri sökülmüş cesetler herkesi vahim bir duruma düşürüyordu.

 

Ben ender görüntülerle Bakü’ye döndüm. Aynı görüntüleri yayımlamak için montaj çalışmalarına başladık. Maalesef Devlet Televizyonu bu veya diğer neden­lerden dolayı yayına izin vermedi. Azerbaycan seyircisi o katliamı ilk kez Cengiz Mustafayev`in çekimleriyle seyretti ve şok oldu. Çektiğim görüntülerden yola çıkarak kısa sürede bir belgesel hazırladık. Filmi çoğaltarak, Alman ve Türk şirketlerinin yardımıyla yurtdışına gönderdik. Aynı dönem Azerbaycan için çok zordu, ülkede savaş gittiği için askeri sansür hakimdi. Ülke gerçeklerinin ulus­lar­arası kamuoyuna iletilmesinde imkan ve durum müsait değildi. Ancak bu zorluklara rağ­men, istiyorduk ki, dünya bizim sesimizi duysun, Hocalı’da, Karabağ’da yaşanan olaylar hakkında gerçeği gorsun..

 

18.04.2013 14:08

Yorum yaz:

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*