Türkçe

“Soykırım demek benim görevim”

17.04.2013 | 17:38

6Türkiye’yi ayağa kaldıran “Ermeni soykırımını tanımayan suçludur” diyen yasanın mimarı, diasporanın en güçlü ismi Patrick Deveciyan’a soruyorum:

Bazen yorulduğunuzu hissetmiyor musunuz?

“Yoruldum. Evet. Hem de çok. Ama bu benim görevim. Ben bir yüzyıl daha halımın altında kadavralarla yaşamak istemiyorum” diyor. Tam o anda gözleri nemleniyor
Ve Ermeni Diasporası konuştu – 1

 

Giriş

 

Hayaletlerin çocukları

Söz söylemek, insanlığın yüreğine bir kürekle dalıp pası, pusu kaldırmak, bulanıklık yerine berrak hakikatleri koymaktır. Hakikatli söz, insanlar öfke ve nefretin gürültüsünde gözlerinin yarısını yitirmişken onlara gözlerinin kayıp yarısını verendir. İnsanlığın ortak kederini, birinin acısını diğerininkine yeğ tutmadan, birini suçlayıp diğerini topyekûn masum ilan etmeden anlatabilmektir hakikatli sözün derdi.

Sözün büyüsüdür bu: Gözyaşını birleştirir, kahkahaları ekler birbirine. Büyüsü, ölenle öldürenin aynı acıyı çektiğini söyleme cesaretinden gelir. En iyi bu topraklar bilmez mi öldürenin öldürdüğünü ömrünce sırtında taşıyacağını? Öldürenin de ölenin de kabul etmeye cesaret edemediği budur aslında. Nefretin cephanesini biterecek olan da…

1915 yılında, bu topraklarda karanlık bir yaz yaşandı. Kim suçluydu, kim daha güçlüydü, doksan yıl bu konuşuldu. Mesele şu ki konuşanlar bizler değildik. Hepimiz hikâyelerini eksik ya da fazla anlatan hayaletlerin çocuklarıydık yalnızca. Ama biliyorduk, o yaz bizim de hoşumuza gitmeyen, yaşananlara koyulacak ad üzerinde kavga ederken eksik bir yasla geçiştirdiğimiz bir şeyler olmuştu.
Öyle olmasa neden bugün bile Doğu’da büyük taş binaları işaret edip yaşlı adamlar, genç kadınlar, nedenini bilmedikleri bir kederle “Bunları Ermeni taş ustaları yapmış” desin, “Bir daha kimse onlar gibi güzel binalar yapmadı”…

 

Bu topraktan sökülüp gitmiş her şey bu toprağın canını acıtıyor; bal gibi biliyoruz aslında. Bilmediğimiz şu:

Biz konuşmuyoruz, bizim yerimize hayaletler konuşuyor hâlâ.

İnsanlığın kederi ya da kaderi karşısında efendi duranın sözü nazik olur. Bir tek bağırıp çağıranların sözleri keskin ve kabadır. İşte keskin ve kaba olanın yerini hakikatli sözün alabilmesi için, öfkeli hayaletlerin seslerinin yerine yaşayanların sözlerinin geçebilmesi için Ermeni diasporası ile konuşmak gerekiyor artık. Hayaletlerin çocuklarıyla…

Çünkü mahkeme önlerinde yazar resmi yakanlar bizi ne kadar temsil ediyorsa “Ya soykırımı kabul et ya da yok ol” diyenler de uzaklardaki Ermenileri o kadar temsil ediyor aslında. Ve bu gürültü yüzünden Avrupa’nın diplomasi masalarında, stateji kurumlarının koridorlarında pazarlık konusu yapılıyor hepsi “bizim” olan ölülerimiz.

Hayaletler birimizin “suçunun”, diğerinin “masumiyetinin” kanıtı olarak çekiştirilip duruyor. Ve belki de sadece bu yüzden öfkeliler.

Çünkü hepimiz yorulduk artık. Uzaktakiler evlerinde ölülerle yaşamaktan yorgunlar. Biz burada suçlanmaktan bitkiniz. Ama iki taraf da korkuyor bunu söylemekten; dedelerine ihanet etmekten.

 

* * *

 

Korkular, korkunun aniden üstüne gidilerek mi geçirilir yoksa yavaş yavaş mı?
Sudan korkan çocukları birden denize mi atmalı yoksa kendi zamanını mı vermeli onlara?
Orhan Pamuk’un “Türkler, Ermenileri de Kürtleri de kesti” demesi Türkiye’nin kendi yaralarıyla yüzleşmesini mi sağladı yoksa daha fena mı kollarını kavuşturup kilitlendi insanlar?
Avrupa Birliği hazırlık sürecinde hep “suçlarımızın” ve “çözümsüzlüklerimizin” yüzümüze vurulması bizi o yaralarla daha mı çok yüzleştiriyor yoksa daha çok mu reddediyoruz meselelerimizi?
Türkiye’ye, sokaklara baktıkça ikincisi gerçeğe daha yakın geliyor bana. Bu yüzden hikâyelerin anlatılması gerektiğini düşünüyorum hep, yavaş yavaş. Eğer bir acıya koyduğumuz ad o acının anlatılmasını imkânsız kılıyorsa önceliği ada değil hikâyeye vererek konuşmak gerekiyor.
Konuşmak gerekiyor. Hikâyenin adını ortaklaştırmadan önce hikâyenin kendisini ortaklaştırmak gerekiyor. Bu yüzden bir kez olsun Fransa’daki Ermeni diasporasının da konuşması gerekiyor. Daha önce hiç konuşmadığı gibi… Daha önce kendilerine bile söylemedikleri cümlelerle…
Bu yazı dizisi boyunca, öyle sanıyorum ki, bize “öfkeli ve inatçı bir yekpare gövde” olarak sunulan diasporanın hiç gösterilmemiş bir haliyle karşılaşacaksınız. Şaşırmanızı diliyorum. Çünkü hayret, insanın en temiz halidir.

 

Şaşırıp merak etmenizi diliyorum. Merak edip dinlemenizi. Çünkü hayaletler artık uykularına dönmek istiyor. Çünkü hayaletlerin yaşayanlardan daha çok konuştuğu topraklarda yaşamak beni, sizi, hepimizi, farkına varmıyoruz belki ama, müthiş yoruyor.
“Oooo! Aman dikkat et! Ezer geçer!” 

 

Paris’te, onunla bir görüşme yapacağımı kime söylediysem, hepsi gözlerini aça aça böyle diyordu. Türkiye’yi ayağa kaldıran, “Ermeni soykırımını tanımayan suçludur” diyen yasanın mimarı, Sarkozy’nin parlak bir politik kariyere sahip danışmanı, Sarkozy cumhurbaşkanı olursa kesinlikle Fransa başbakanı olacak olan, retorik uzmanı, kartal bakışlarıyla ünlü Patrick Deveciyan’ın ismi herkeste hayret, tedirginlik, bazen de hayranlıkla karışık bir sessizlik yaratıyordu.
Mihmandarım Isabelle ise Deveciyan’ın odasına girer girmez başlayan ve sert bir satranç maçı hissi veren görüşmeyi bazen takip etmekte zorlanıyordu. Babası Osmanlı’nın önemli bürokratlarından ve aslında Elazığ kökenli olan Deveciyan aynı zamanda ASALA davasının ünlü avukatıydı. Bütün bu geçmişin mesafeli nezaketini üzerinde taşıyordu. Ama nezaket, parti binasında başlayan satranç maçının hızını hiç etkilemiyordu:
Türkiye’deki Ermeniler bu yasadan rahatsızlar. Diasporanın baskısıyla çıkarılan bu yasanın bütün diyalog yollarını kapatmakla birlikte Türkiye’de yaşayan Ermenileri de kurban ettiğini düşünüyorlar. Yasanın Ermenistan’dan da çok destek aldığı söylenemez. Ne dersiniz? Diaspora sadece kendisi için çıkardığı bu yasayla diğer Ermenileri kurban mı etti?
“Yasa, güvenliğimiz için”

 

– Bir yıl öncesine kadar bu yasanın çıkmasına ben de karşıydım. İfade özgürlüğünü zedeleyecekti. Ama Lyon’da Türk milliyetçilerinin yaptıkları gösteriler, oradaki Ermeni anıtının çalınması, fikrimi değiştirdi. Türkiye aktif bir reddetme politikası yürütmeye başladı. Ermeni anıtlarına karşı saldırılar yapıldı. Bunları Bozkurtlar yaptı. Türkiye diplomasisi de bu saldırıların Türk halkı tarafından onaylandığını ve desteklendiğini açıkladı. O saldırılardan sonra ifade özgürlüğü tartışmasına giremezdik. Güvenliğimiz söz konusuydu. Fransa’daki Ermenilere yapılacak saldırılara karşı güvenliğimizi sağlayacak bir düzenlemeye ihtiyaç vardı.
Artık ifade özgürlüğünün birincil önemde olmadığını söylüyorsunuz ama bu yasaya sizin getirdiğiniz, savunduğunuz ama kabul edilmeyen bir istisna vardı. Bilimsel çalışmalar hariç tutulacaktı. Bu istisnayı kabul ettiremediniz mecliste.

– O istisnanın senatodan çıkması için elimden geleni yapacağım. O konuda senatoda fikir birliği oluşacağını düşünüyorum. Çünkü bilimsel çalışmaların özgürlüğünü korumak gerekiyor. Böylece Türkiye ile Fransa arasında bir fark olacak! Çünkü biliyorsunuz Türkiye’de TCK 301 var!

Evet, ben dahil birçok insanın karşı çıktığı ve aceleyle çıkarılan bir madde. Ama siz bu yasa için uzun süre uğraştınız. Üstelik teknik olarak çıkması çok zor bir yasa için.

 

‘Zaten 90 yıldır bekliyoruz’

 

-O kadar uzun süre sayılmaz. Fransa’nın soykırımı tanıması için üç yıl uğraşmıştık. Bu yasa için de bekleyebiliriz. Üstelik biz zaten 90 yıldır bekliyoruz.

“Biz” diye konuşuyorsunuz. Diaspora bu kadar “homojen” mi sizce? Bütün diasporanın bu yasayı desteklediğinden emin misiniz?

– Diaspora homojen değilse bile eğer sert Türk milliyetçileri yaptıklarına devam ederlerse, olacak. Kaldı ki Türkiye de dışarıdan homojen görünüyor. Kültürel farklılıkları devlet politikasıyla homojenleştiren bir politikası var. Üstelik Türkiye Ermenistan sınırını açmamakla bu konudaki tavrını açıkça ortaya koyuyor.

Bunlar dialoğu imkânsızlaştıran şeyler, haklısınız. Ama çıkarmaya çalıştığınız yasanın o “sınırı” daha da sertleştireceği ortada.

– Buna inanmıyorum. Ben, Türkiye’nin ancak aşırı baskılarla değişebileceğine inanıyorum. Ve yeniden ekleyeyim, biz doksan yıldır bekliyoruz!

Doksan yıldır hayaletlerle yaşıyorsunuz. Fransız düşünür Baudrillard’ın bu konuda bir cümlesi var: “Ermenilerin durumu çok özel. Onlar yaşadıklarını ispatlamak için öldüklerini ispatlamak zorundalar.” Ne dersiniz, öyle mi?

 

– Tıpkı Yahudiler gibi. Bu, çok büyük bir travmadır. Ben ne zaman torunuma baksam onun yaşındaki çocukların bir zamanlar sadece Ermeni olduğu için öldüğünü düşünüyorum. Bu her gün yaşaması imkânsız bir acıdır.

 

Ama bu imkânsız acıyla yaşıyor hatta hayatınızı bunun üzerine kuruyorsunuz bir bakıma. Kişisel olarak sormak istiyorum. Bazen yorulduğunuzu hissetmiyor musunuz?

 

– Yoruldum… (Deveciyan duraksıyor) Evet. Hem de çok… (Ünlü “kartal” bakışlar nemleniyor) Ama bu benim görevim! Ben bir yüzyıl daha halımın altında kadavralarla yaşamak istemiyorum!..
Konuşma bitiyor ama karizmasıyla ünlü Deveciyan’ın gözlerindeki nem asılı kalıyor. Tam çıkacakken Deveciyan diyalog için çalışan insanlara ne kadar kıymet verdiğini anlatıyor, benim ne kadar kıymetli bir iş yaptığımı… Durdurup gülüyorum:

Gözyaşları gerçek mi?

 

“Ancak Bay Deveciyan, siz benim işimi çok zorlaştırıyorsunuz!”

 

Çıkıyoruz. Deveciyan’ı iyi tanıyan, deneyimli bir gazeteci olan mihmandarım Isabelle bile şaşkın. “Gözleri doldu, gördün mü?” diye soruyor.

O zaman düşünüyorum: Yasa çıkaracak kadar sert olan bile ağlayabiliyorsa acaba diaspora bize anlatıldığı gibi bir şey değil mi? Bize gösterilen öfke ve inat resminin ardında ne var? Diyaloğa hiç yanaşmayanlar ne gizliyorlar içlerinde? Bunun için konuşmalara daha da sert olanlarla devam etmek gerekiyor…

17.04.2013 17:38

Yorum yaz:

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*